Bulunduğunuz yer:


Dokuzuncu hariciye koğusu

9hariciye.jpg

Peyami Safa’nın ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ isimli romanını çoğunuz okumuşsunuzdur. Benim uzun zaman önce okuduğum ve yakın zamanda tekrar tekrar okumaktan büyük zevk aldığım bu romanın konusu, küçük yaşta ciddi bir hastalığa yakalanan bir gencin, hastalığının neden olduğu derin acılarla birlikte bir genç kıza duyduğu aşk acısının harmanıdır. İki acıyı birlikte yaşayan gencin girdiği ruh hallerini harika bir üslupla sunan bu eseri ilk okuduğumda çok etkilenmiştim. Beni bu kadar derinden etkileyen bu romanı yıllar önce ilk okuduğumda konusunun temel olarak hastalıklar içinde kıvranan bir gencin, asla ulaşamayacağı bir kıza karşı beslediği kalbi duygularından, aşkından ibaret olduğunu düşünmüştüm. Roman kahramanı, ‘Arthrite Tuberculeuse’ tanısı alan ve bu nedenle diz ekleminden ciddi operasyonlar geçirmiş, koltuk değneği kullanması gereken ve belki de ileride geçireceği operasyonlarda  bacağını kaybetmekle yüz yüze kalacak olan bir gençtir. Uzak akrabalarından  bir paşanın kızına aşık olmuştur ve aşkını sevdiği kıza açma imkanını da bulamamıştır. Çünkü bir yandan taşıdığı tüberküloz basilinden dolayı yakın çevresi, özellikle aşık olduğu kızın annesi tarafından dışlanmış ve hor görülmüştür, öte yandan aşık olduğu kızın ailesi kızlarının bir doktorla evlenmesini istemektedirler. Esasında romanın örgüsünde doktorların hastalarının hayatlarına yön vermelerinde  ne denli önemli olduğu da, sıklıkla roman kahramanının iç dünyası yansıtılarak vurgulanmıştır. Şöyle ki; roman kahramanı sürekli duyduğu ama anlamını bilmediği için asla anlamadığı ‘ankylose, périoste, ostéopériostite, amputation’ gibi terimlerin kendisinin hayatında ne kadar önemli kelimeler olduğunu ve beynine bu kavramların nasıl nakşedildiğini anlatmakta, neredeyse tüm kaderinin doktorlar tarafından tayin edildiğini söylemektedir. Kendisini muayene eden doktor, roman kahramanına gülümseyip ümit verici konuştuğunda dünyanın en mesut insanı olduğunu ,aksine roman kahramanıyla konuşmayıp karamsar bir şekilde düşüncelere daldığında hayatının mahvolduğunu belirtmektedir. Sürekli gittiği hastanede geniz yakan  kokular içinde gezdiği kadavra ve otopsi salonlarını tasvir etmekte, tıp talebelerine ders veren hocaların ihtişamından bahsetmekte, tedavilerinde hastanın psikolojilerine yer vermeyen hekimlerin soğuk tavırlarının kendisini hayattan nasıl soğuttuğunu anlatmaktadır. Yani kitaba adını veren o ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda romanın kahramanının hastalığından dolayı ne denli sıkıntılar çektiğini, doktorların ve hastalığının o gencin ergenlik dönemindeki psikolojik yapısında nasıl bu kadar etkili olabildiğini açıkçası göz ardı edip kitabı sadece bir aşk romanı olarak değerlendirmekle hata etmişim.

Tıp eğitimi almaya başladıktan sonra bu eşsiz eseri defalarca okuma ihtiyacı hissettim ve Nazım Hikmet’in bu roman için söylediği şu sözlerin ne kadar güzel ve haklı olduğunu fark ettim: ‘ Ben Peyami’nin bu son romanını üç defa okudum, otuz defa daha okuyabilirim ve okuyacağım. Bu kitabın karşısında ben, yıldızlı göklerin sonsuzluğuna bakan ve o layetenahi (sonsuz) alemde yeni pırıltılar, o zamana kadar hiçbir gözün görmediği acayip , fakat hakiki alemler keşfeden müneccimin hayranlığını duymaktayım. Eğer ıstırabı, azabı ve neşeyi coşkun bir ciddiyetle duyan öz ve halis halk kitleleri okuma yazma bilselerdi , bu romanın , on bin , yüz bin , hatta bir milyon satması işten bile değildir.’ Benim bu satırları yazmamdaki amaç, muhakkak ki  okyanusta damla olan  edebi birikimime dayanarak bu kadar eşsiz bir eser hakkında bir eleştiri yazısı yazmak değil.Ben bir tıp fakültesi öğrencisi olarak aldığım eğitimin ve içine girdiğim tıp camiasının hayata bakış açımı ne kadar değiştirdiğinin güzel ve etkileyici bir örneği olduğu için bu eseri ele almak istedim.Gerçekten de tıp fakültesine girmeden önce de birkaç kez okuduğum bu roman hakkında düşündüklerimin ve kanaatlerimin tıp öğrencisi olduktan sonra nasıl değişebildiğini ben de hayretle fark ettim.Değişen sadece romanla ilgili düşüncelerim değil, hayattan beklentilerim ve benim hayata verebileceklerim, hayatta bırakabileceğim izlerin içeriğiyle ilgili düşüncelerimdir.





Yıllar önce bir aşk romanı olarak gördüğüm bu eserin kahramanının , aşık olduğu genç kıza beslediği duyguların şekillenmesinde, ruh halinin inişli çıkışlı olmasında, çevresini ve bir bütün olarak hayatı yorumlamasında , hastalığından dolayı çektiği ıstırabın, doktorlarla olan diyaloğunun ve hastanede yaşadıklarının ne kadar önemli olduğunu şimdilerde daha iyi anlayabiliyorum.Çünkü roman kahramanının ‘Çocuklar Hastanesi’nde poliklinik önünde sıra beklerken duyduğu kederin nasıl bir felaketi andırabileceğini, doktorun ağzından çıkacak bir çift olumsuz ve ümitsiz  sözün hastanın hayatını nasıl allak bullak edebileceğini, hastane bahçesinde ‘ağaçların bile sıhhatine imrenerek’ yürümenin ne büyük bir özlem olabileceğini, osteoartrit denilen illetin bir insana nasıl dayanılmaz acılar yaşatabileceğini, genç yaşta koltuk değneği kullanmanın ne kadar üzücü olabileceğini ve her gün ,günün birinde bacağını kaybetme olasılığının olduğunu hatırlayarak uyanmanın ne dehşet bir durum olabileceğini çok iyi anlıyorum. Eminim sizler de romanı daha önce okuduysanız ya da yakın zamanda okuduysanız ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.

Her tıp öğrencisinin bu nadide kitabı okumasını samimiyetle isterim. Çünkü tıp fakültesinde bize sürekli öğretildiği gibi hastalara biyopsikososyal yönden bakmanın ne kadar önemli olduğunu bu eser bize çok güzel gösteriyor. Poliklinikte ve hasta odalarında geçen diyalogların hastaların ruh hallerinde nasıl önemli olduğunu, hastaya gülümsemenin ve dokunmanın yürüttüğümüz tedavinin etkin olmasında nasıl belirleyici olduğunu kitabı okuduktan sonra daha iyi kavrayabiliyoruz. Konulan yanlış teşhislerin ya da uygulanan yanlış tedavilerin hastalara hayatı zindan edebileceği de çok güzel anlatılmış. Roman kahramanına yeni tedavi adı altında yapılan diz eklemine demir borular takılıp eklem içine ilaç zerk edilmesi sırasında acıdan nasıl baygınlıklar geçirdiği de kitapta çok çarpıcı bir şekilde aktarılmış. Ama bence bunlardan da önemlisi hastanın kendisini nasıl hissedeceğini birincil olarak doktorun belirliyor olması bu kitaptan alacağımız en kıymetli mesajdır. Bunu, roman kahramanının ameliyatını yapacak olan operatörün şu sözlerinin roman kahramanını dünyanın en mutlu ve en güçlü insanı hale getirdiğini görerek de anlayabiliyoruz: ‘Amputationlar bence hekimliğe dahil bir iş değildir, bunu kasaplar da yaparlar ve bir balta vuruşta bir uzvu uçururlar .Biz, biraz tentürdiyot süreriz ve biraz da kloroformla hastayı uyuturuz. Farkı budur. Doktorluk, bu bacağı ve bu gençliği kurtarmaktır.’


Bizler de geleceğin hekimleri olarak tedavi modalitelerimizi hastalarımızın duygudurumlarını, psikolojilerini de göz önünde tutarak belirlemeliyiz. Hastaların hangi sosyokültürel kesimden gelirlerse gelsinler her birinin ayrı ilgiye ihtiyaç duyduklarını, tüm hastaların öncelikle insan oldukları için saygıyı hak ettiklerini, hastalıklarının yarattığı psikolojik süreçlerin hastanın günlük yaşamını, hayatını ve ruh hallerini saniye saniye değiştirebildiğini asla unutmamalıyız. Beni bu kitapta oldukça etkileyen şu sözden de burada bahsetmeden geçemeyeceğim: ‘İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur ve büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıkların iddia edemezler.’ Peyami Safa bu romanında ayrıca diyor ki: ‘Istırabın derinlerine indikçe sevincimizi kaybetmek korkusu kalmadığı için, yeni bir sevinç başlıyor: Istırabın ilacı ıstıraptır. İkisinin çarpımı : Sevinç.’ Ruhsal yapılarının en derinlerindeki girdaplardan tutun da en mahrem sırlarına kadar her şeylerini bizlere açan, eşlerine, çocuklarına ve dostlarına dahi anlatamadıklarını bizlerle paylaşan hastalarımızla empati yapıp onları anlamaya çalışmalı, teorik bilgilerimizle pratik deneyimlerimizi birleştirip onları nihai ‘sevince’ kavuşturmak için elimizden geleni yapmalıyız. İşte o zaman mesleğimizin kutsallığını anlayacak ve yaptığımız işin verdiği manevi hazzı doyasıya yaşayacağız.


Yorumlar (2)add comment
...
yazar serkan , Nisan 28, 2010

çok güzel saolun


...
yazar zehra , Mayıs 10, 2010

bu romanın zamanı nerdeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee



Yorum yaz
daha küçük | daha büyük
password
 

busy



İlgilenebileceğiniz diğer yazılar: